Tatsız bir Pazar Sabahı
Ljuesllyuıl (luyes el el yül) muhteşem netlikte bir sabaha gözlerini açtı. Bütün geceyi telefonun başında geçirmişti ve bu da şimdi beynini oyan birkaç sincaba sahipmiş gibi hissettiriyordu. Saate göz attı, onun acınası şekilde 06.12'yi gösterdiğini gördü ve kaderine ipe sapa gelmez bir küfür savurdu. Hayat dedi, bana bunu neden yapıyorsun, neden? Hayat bunu ona yapıyordu çünkü o önceki hayatında, hayat kavramını yok etmeye çalışan yarım bıyık bir kaçığın tekiydi. Hayattan daha çekeceğin vardı Ljues.
Saatte parlayan mor bir ışık görünce tekrar uykuya dönme isteği midesine sıkı bir yumruk yemiş gibi oldu. Sıkkınlıkla döndü yatağında. Bunu görmedim dedi, kahretsin, bunu görmedim ve şimdi bunu görmemiş biri olarak uyuyacağım. Hem de sonsuza kadar.
Ama uyuyamadı. Çünkü ensesine yapışan bir uzuv -jöle kıvamında ve dikenlere sahip bir uzuvdu bu- onu tavana doğru kaldırdı. Ekseninde neredeyse altmış derece kadar çevrildi. O büyük mor yığına doğru dönerken öğürme isteği duydu ancak suratına ses hızını aşan başka bir uzuv tarafından hakiki bir tokat yeyince bunu tamamen unuttu. Havada yankılanan tokat sesi destansıydı. Ancak sonradan, bu tokat sesinin yüzde patlayan jölemsi uzuvdan değil; ses hızının aşılmasına bağlı sonic patlamadan geldiği anlaşıldı.
''Seni gidi adi, çirkin, ne idiği belirsiz pislik yığını.'' dedi jölemsi ses. ''Seni gidi ardından beş yüz ışık saniyesi yol devirdiğim umursamaz serseri. Şimdi elime düştün işte.''
Genç serseri kendine gelme uğraşındayken, başka bir mor lekenin -şu iki metrelik boyuyla filan- üzerine tekme savurduğu gördü. Yalnızca saniyeler içinde yaratığın bir elektrik direği boyundaki ayağı böbreklerinin üstüne çarptı. ''Gözleri görmeyen şapşal surat!'' dedi tekmeleyici ses. ''Yale Üniversitesine kabul edilmemiş yarım akıllı kusmuk yüzücüsü!''
''Durun.'' dedi genç. ''Durun, neler oluyor burada?''
Gencin boynunu vücudundan fırlayan uzuvlarının birinin altına kıstırmış yaratık kahkahalar içinde haykırdı. ''Neler oluyormuş! Şu değersiz hiçliğe bakın hele bir! Neler oluyormuş!''
''Bunda gülünecek bir şey yok. Evime izinsiz girmişsiniz ve ah! Dur artık! Daha yatağa gireli altı dakika olmuşken...''
''Altı dakika diyor bir de! Altı dakika diyor. Olur mu canım, olur mu hiç, seni otuz dakika boyunca uyutmalıydık. Hatta sana şöyle destansı bir altmış dakika vermeliydik! Anca bu doyururdu değil mi seni!''
''Ne diyorsun sen.'' dedi genç. Birkaç saniyedir orasına burasına bir şeyler vurulmadığından rahatlamıştı. ''Günde en az altı saat uyurum ben. Ve bu hakkımdır! Tam yirmi altı farklı dernekte çalışıyorum. Görme engelliler ulusal konseyinin başkanlığını yürütüyorum. Bu hayır işlerinden arta kalan zamanımda, para kazanmak için belki de dünyanın en boşuna işini yapıyorum: Ses kayıt dosyalarında 1 Hz. üstünde vızıltı var mı diye araştırıyorum. Ve bu ne denli zor bir iş tahmin dahi edemezsiniz baylar! Saatler boyunca koca bir hiçlik dinliyorum! Ve ne için!? Yalnızca arada duyulabilecek, yalnız bir ihtimale bağlı 1 Hz. için! Yalvarırım beyler, neler oluyor burada açıklayın artık!''
''Seni gidi zavallı genetik çöp. Dakikalarını kokuşmuş işlerle harcayan değer bilmez gürültü! Seni tam tamına on altı dakikadır izliyoruz. Tanrım, ulusumun bir zamanlar ortalama ömrü kadar bu! Sersem yığın, bu on altı dakikanın koskocaman yüz yirmi saniyesinde, telefon dediğin şekilsiz çirkinliğin başında ağlayarak bekledin. Tam yirmi sekiz saniye boyunca küvet dediğin ilkel bir okyanusa başını soktun ve bekledin! Bekledin! Tanrım, o kadar süre gerçek bir suyun içine başını sokmuş olsan cesedinin başına neler geleceğini dahi düşünemiyorum!''
Yaratık sonra durdu. Daire şeklindeki gövdesinin merkezinden yükselen art arda üç karpuz büyüklüğündeki kafamsı organını oynattı.Üç kafanın arasında bir saniyenin belki onda biri için beliren aşırı gelişmiş bir bilgisayara baktı. ''Ah, seninle konuşurken saliseleri nasıl eritiyorum! Kalan dakikaların ise başka işe yaramaz bir ömürdü sanki! Otuz beş saniye kadar dişlerine savunmasız bir yaratığın başını sürttün! Zavallının kılları senin dişlerine değerken taş kesilmiş kadar sertti sanki! Tam onu yutup midene indireceksin derken, sen onunla alay etmek istermiş gibi bir de tükürdün! Evet, şekilsiz yaratığın beyaz kanını içmiş ve onu tükürmüştün, sadece bunun için dahi canını almalıyım senin!''
''Oradan ayrılıp yatağına gelmen neredeyse bir dakika sürdü. Bu anlatılmaz yavaşlığında bizi çıldırtıyordun. Önceden haberin olmadığını bilmesek, bizim sinirden ölmemizi istediğin için bu denli ağır hareket ediyorsun diye düşünürdük! Sonra yatakta başka bir işkence seansı başladı. Tam tamına beş dakika, Aman Tanrım ömür tüketen bir beş dakika, tam beş dakika boyunca oradan oraya döneledin! Arada sırada hıçkırıyordun ve bu uyumana daha da mani oluyordu. Sonunda, artık bu işkence hiç bitmeyecekmiş gibi gelirken, yorgunluktan kendinden geçmiş vücudun artık dayanamadı ve uyudun.''
''Evet uyudun. Neredeyse bir ömrü tüketmiştin ama sonunda basbayağı uyumuştun. Artık sana kendimizi gösterme zamanımız gelmişti. Artık eğlenme vaktiydi; senin devrin sona ermişti. Kalan saniyeler, bizim en muhteşem eğlencemiz içindi. Atalarımızdan duyduğumuz o efsaneler gibi gelişecekti her şey; yaptıklarımız aylara sirayet edecekti, hatta belki yıllara!'' Bunu deyince çok fazla abartmış gibi baktı arkadaşları ona. Yıllar mı demişti! Şu otuz bir küsur milyon saniyeden oluşan, akılların almayacağı uzunlukta zaman dilimi!
Gencin dili çözüldü sonunda. ''Hay sizi doğuran anayı da, size ekmek getiren babayı da...!''
Uzaylılar inanılmayacak derecede çok gülme tozu yutmuş gibi gülmeye başladılar. ''İşte ben eğlence diye buna derim!'' diye çığırdı biri. Kahkahalarından bölük pörçük duyuluyordu seni.
Genç, ettiği hakaret üzerine kendisini kafakola almayan, boylamasına bir tekme savurmayan uzaylılara hayretle baktı. Bir küfür daha savurdu. Sonra durmadı, bir tane daha. Ve bir tane daha patlattı.
Uzaylılar neredeyse beş dakika boyunca kendilerinden geçmiş gibiydi. Arada bir, ''İşte biz adamı böyle haşat ederiz.'' dedikleri işitiliyor, bazen de ''Şimdi sinirden kuduracak.'' diyorlardı.
Sonunda genç, soluksuz şekilde küfür savurmaktan yoruldu, durdu. Tüm bu süreç boyunca gözlerini yummuş, sabahın köründe başına gelen bu ironi dolu dramaya, işkenceyi kabullenip bir an önce bitmesi için kendini koyveren bir zavallı gibi yaklaşmıştı.
Kapalı gözlerini açmak üzereydi. Etrafındaki kahkahalar uzaklaşan bir ambulans gibi önce kalınlaşmış; sonra da yok olmuştu. Hakaret etmek için dilini döndürmeye, böylece uzaylıları bir müddet daha oyalamaya çalışıyordu. Ancak bu boşuna bir çaba idi. Hakaretlerin yoğunluğu dilini kilitlemiş, genç artık konuşamaz olmuştu.
Sonunda gözlerini açabildi genç. Bunu, gözlerini karanlığa alıştıran birinin korungan dürtüsü ile yaptı, karşılaşacağı manzarayı hazmedebilmek için ağır ağır açtı gözlerini.
Ve şunu gördü;
Ve çok şaşırdı;
Ve 'Yok artık anasını!..' dedi. Bir küfür savurdu.
Mor renk odanın her yanına dağılmıştı. Şimdi etrafında üç beş değil, yüzlerce hatta binlerce uzaylı vardı. Hepsi donmuş gözler -ki her birinde yedi çift göz- ve kocaman açılmış ağızlarla onu izliyordu.
''Efendi.'' dedi sonunda biri, ''Bunu gördünüz mü? İşte size bahsettiğimiz buydu. İşte o matrak ırk...''
''Gördüm.'' dedi efendi olanı. ''Az bile söylemişsiniz ve şimdi!..''
''Oh, Tanrım!'' diye feryat etti bir yaratık. ''Bitiyor işte, sona eriyor!'' diye yakardı bir başkası.
''İşte bu kadar!'' dedi efendi. ''Muhteşem bir sondu. Tüm ömre değecek güzellikte bir sondu, tüm ömrün onda birini almış dahi olsa.''
Ve mor uzaylıların tümü saliselerin kırıntıları kadar sürede gözden kayboldu.
Geriye onlardan tek bir kağıt kalmıştı. Ljues, bunun bir mektup olduğunu anladı.
''Allahın Belası Ljues!'' diye başlıyordu mektup. ''Seni yitiklerin en yitiği, seni işe yaramazların baş şövalyesi. Ljues, kötü karakterin ve ele alınmaz çirkinliğine rağmen, her ne kadar bunun için içimizdeki tüm ahlak kırıntılarını bir araya getirmiş dahi olsak, galiba, yani öyle sanıyoruz ki, en doğrusu kutsal kitabımızdan aldığımız emre göre, sana bir teşekkür borçluyuz. Gözden nereye kaybolduk diye mi merak ediyorsun seni Allah'ın cezası, gözden hiçliğe kaybolduk. Gezegenimiz sonu, senin şu maymak aklının anlayacağı şekilde 'kıyametimiz' bu yıl yaşanacaktı. Ve biz bütün bu yılı seninle alay edip eğlenerek geçirmekten büyük mutluluk duyduk. Yılın yarısından fazlasının, senin o iğrenç insansı davranışlarına katlanma bedelini ödetmesine rağmen.
Lanetli yaratık Ljues, bizi nasıl anlayabildiğini mi merak ediyorsun. Çok basit! Sen uyurken beynine soktuğumuz bir cihaz sayesinde! Kendi aramızda kullandığımız ve iğrenç gezegenindeki tüm işe yaramaz yaratıkların beyinlerini bir araya getirsen, yüzde birine dahi akıl sır erdiremeyeceğiniz komplike dilimiz, senin o çapulcu kafana girebiliyor bu cihaz sayesinde.
Ne var ki... Ah, unutuyordum. Dişlerine sürttüğün o zavallı hayvanı da kurtardık. Ayrıca sana iyi bir haber, tüm bu zavallıcıklara yaptığının bedelini, ırkımızın yok olmasına bağlı olarak, birkaç dakika içinde eriyip gidecek o melun kafandaki cihazla ödeyeceksin. Cihaz eriyecek ve böylece... Ha-ha-ha! En iyisi bunu yaşayıp görmen!
Bir de tüm şu zaman meselesini sonunda, senin o yere batası varlığının yanından ayrılırken algılayabiliyoruz. Ah, ne yazık! Sizinki gibi değersiz bir ırka verilen onca vakit varken, bize ayrılan sürenin...
Bitirirken, sana en içten beddualarımla ... ... ''
Gerisine bakmadı bile Ljues. Gerisi tamamıyla küfürler ile örülmüştü.
Yatağına dönerken, ensesini kurcaladı. Filmlerde kafaya yerleştirilen her şeyin buralara konulduğunu görmüştü; sonuçta beyin sapı buradaydı. Ama şimdi, ensesinde hiçbir anormallik hissetmiyordu. Şöyle bir kulaklarını da salladı, kulaklarının içine kaçan suyu çıkarmak istermiş gibi bir hareket yaptı: Hiçbir şey gelmedi eline. 'Nafile' deyip boylu boyunca uzandı sonra. Yorganı üzerine çekti, bunun kötü bir rüya olduğunu düşündü ve saate baktı: Neredeyse altı buçuğa geliyordu artık.
Yaklaşık bir saat sonra telefonu çaldı. Uzun uzun öttü tüm gece beklenen gürültülü ses. Durdu sonra bir daha öttü. Durdu, öttü. Böyle altı kez tekrarladı.
Telefonu açan olmadı.
Hem de sonsuza kadar.
Saatte parlayan mor bir ışık görünce tekrar uykuya dönme isteği midesine sıkı bir yumruk yemiş gibi oldu. Sıkkınlıkla döndü yatağında. Bunu görmedim dedi, kahretsin, bunu görmedim ve şimdi bunu görmemiş biri olarak uyuyacağım. Hem de sonsuza kadar.
Ama uyuyamadı. Çünkü ensesine yapışan bir uzuv -jöle kıvamında ve dikenlere sahip bir uzuvdu bu- onu tavana doğru kaldırdı. Ekseninde neredeyse altmış derece kadar çevrildi. O büyük mor yığına doğru dönerken öğürme isteği duydu ancak suratına ses hızını aşan başka bir uzuv tarafından hakiki bir tokat yeyince bunu tamamen unuttu. Havada yankılanan tokat sesi destansıydı. Ancak sonradan, bu tokat sesinin yüzde patlayan jölemsi uzuvdan değil; ses hızının aşılmasına bağlı sonic patlamadan geldiği anlaşıldı.
''Seni gidi adi, çirkin, ne idiği belirsiz pislik yığını.'' dedi jölemsi ses. ''Seni gidi ardından beş yüz ışık saniyesi yol devirdiğim umursamaz serseri. Şimdi elime düştün işte.''
Genç serseri kendine gelme uğraşındayken, başka bir mor lekenin -şu iki metrelik boyuyla filan- üzerine tekme savurduğu gördü. Yalnızca saniyeler içinde yaratığın bir elektrik direği boyundaki ayağı böbreklerinin üstüne çarptı. ''Gözleri görmeyen şapşal surat!'' dedi tekmeleyici ses. ''Yale Üniversitesine kabul edilmemiş yarım akıllı kusmuk yüzücüsü!''
''Durun.'' dedi genç. ''Durun, neler oluyor burada?''
Gencin boynunu vücudundan fırlayan uzuvlarının birinin altına kıstırmış yaratık kahkahalar içinde haykırdı. ''Neler oluyormuş! Şu değersiz hiçliğe bakın hele bir! Neler oluyormuş!''
''Bunda gülünecek bir şey yok. Evime izinsiz girmişsiniz ve ah! Dur artık! Daha yatağa gireli altı dakika olmuşken...''
''Altı dakika diyor bir de! Altı dakika diyor. Olur mu canım, olur mu hiç, seni otuz dakika boyunca uyutmalıydık. Hatta sana şöyle destansı bir altmış dakika vermeliydik! Anca bu doyururdu değil mi seni!''
''Ne diyorsun sen.'' dedi genç. Birkaç saniyedir orasına burasına bir şeyler vurulmadığından rahatlamıştı. ''Günde en az altı saat uyurum ben. Ve bu hakkımdır! Tam yirmi altı farklı dernekte çalışıyorum. Görme engelliler ulusal konseyinin başkanlığını yürütüyorum. Bu hayır işlerinden arta kalan zamanımda, para kazanmak için belki de dünyanın en boşuna işini yapıyorum: Ses kayıt dosyalarında 1 Hz. üstünde vızıltı var mı diye araştırıyorum. Ve bu ne denli zor bir iş tahmin dahi edemezsiniz baylar! Saatler boyunca koca bir hiçlik dinliyorum! Ve ne için!? Yalnızca arada duyulabilecek, yalnız bir ihtimale bağlı 1 Hz. için! Yalvarırım beyler, neler oluyor burada açıklayın artık!''
''Seni gidi zavallı genetik çöp. Dakikalarını kokuşmuş işlerle harcayan değer bilmez gürültü! Seni tam tamına on altı dakikadır izliyoruz. Tanrım, ulusumun bir zamanlar ortalama ömrü kadar bu! Sersem yığın, bu on altı dakikanın koskocaman yüz yirmi saniyesinde, telefon dediğin şekilsiz çirkinliğin başında ağlayarak bekledin. Tam yirmi sekiz saniye boyunca küvet dediğin ilkel bir okyanusa başını soktun ve bekledin! Bekledin! Tanrım, o kadar süre gerçek bir suyun içine başını sokmuş olsan cesedinin başına neler geleceğini dahi düşünemiyorum!''
Yaratık sonra durdu. Daire şeklindeki gövdesinin merkezinden yükselen art arda üç karpuz büyüklüğündeki kafamsı organını oynattı.Üç kafanın arasında bir saniyenin belki onda biri için beliren aşırı gelişmiş bir bilgisayara baktı. ''Ah, seninle konuşurken saliseleri nasıl eritiyorum! Kalan dakikaların ise başka işe yaramaz bir ömürdü sanki! Otuz beş saniye kadar dişlerine savunmasız bir yaratığın başını sürttün! Zavallının kılları senin dişlerine değerken taş kesilmiş kadar sertti sanki! Tam onu yutup midene indireceksin derken, sen onunla alay etmek istermiş gibi bir de tükürdün! Evet, şekilsiz yaratığın beyaz kanını içmiş ve onu tükürmüştün, sadece bunun için dahi canını almalıyım senin!''
''Oradan ayrılıp yatağına gelmen neredeyse bir dakika sürdü. Bu anlatılmaz yavaşlığında bizi çıldırtıyordun. Önceden haberin olmadığını bilmesek, bizim sinirden ölmemizi istediğin için bu denli ağır hareket ediyorsun diye düşünürdük! Sonra yatakta başka bir işkence seansı başladı. Tam tamına beş dakika, Aman Tanrım ömür tüketen bir beş dakika, tam beş dakika boyunca oradan oraya döneledin! Arada sırada hıçkırıyordun ve bu uyumana daha da mani oluyordu. Sonunda, artık bu işkence hiç bitmeyecekmiş gibi gelirken, yorgunluktan kendinden geçmiş vücudun artık dayanamadı ve uyudun.''
''Evet uyudun. Neredeyse bir ömrü tüketmiştin ama sonunda basbayağı uyumuştun. Artık sana kendimizi gösterme zamanımız gelmişti. Artık eğlenme vaktiydi; senin devrin sona ermişti. Kalan saniyeler, bizim en muhteşem eğlencemiz içindi. Atalarımızdan duyduğumuz o efsaneler gibi gelişecekti her şey; yaptıklarımız aylara sirayet edecekti, hatta belki yıllara!'' Bunu deyince çok fazla abartmış gibi baktı arkadaşları ona. Yıllar mı demişti! Şu otuz bir küsur milyon saniyeden oluşan, akılların almayacağı uzunlukta zaman dilimi!
Gencin dili çözüldü sonunda. ''Hay sizi doğuran anayı da, size ekmek getiren babayı da...!''
Uzaylılar inanılmayacak derecede çok gülme tozu yutmuş gibi gülmeye başladılar. ''İşte ben eğlence diye buna derim!'' diye çığırdı biri. Kahkahalarından bölük pörçük duyuluyordu seni.
Genç, ettiği hakaret üzerine kendisini kafakola almayan, boylamasına bir tekme savurmayan uzaylılara hayretle baktı. Bir küfür daha savurdu. Sonra durmadı, bir tane daha. Ve bir tane daha patlattı.
Uzaylılar neredeyse beş dakika boyunca kendilerinden geçmiş gibiydi. Arada bir, ''İşte biz adamı böyle haşat ederiz.'' dedikleri işitiliyor, bazen de ''Şimdi sinirden kuduracak.'' diyorlardı.
Sonunda genç, soluksuz şekilde küfür savurmaktan yoruldu, durdu. Tüm bu süreç boyunca gözlerini yummuş, sabahın köründe başına gelen bu ironi dolu dramaya, işkenceyi kabullenip bir an önce bitmesi için kendini koyveren bir zavallı gibi yaklaşmıştı.
Kapalı gözlerini açmak üzereydi. Etrafındaki kahkahalar uzaklaşan bir ambulans gibi önce kalınlaşmış; sonra da yok olmuştu. Hakaret etmek için dilini döndürmeye, böylece uzaylıları bir müddet daha oyalamaya çalışıyordu. Ancak bu boşuna bir çaba idi. Hakaretlerin yoğunluğu dilini kilitlemiş, genç artık konuşamaz olmuştu.
Sonunda gözlerini açabildi genç. Bunu, gözlerini karanlığa alıştıran birinin korungan dürtüsü ile yaptı, karşılaşacağı manzarayı hazmedebilmek için ağır ağır açtı gözlerini.
Ve şunu gördü;
Ve çok şaşırdı;
Ve 'Yok artık anasını!..' dedi. Bir küfür savurdu.
Mor renk odanın her yanına dağılmıştı. Şimdi etrafında üç beş değil, yüzlerce hatta binlerce uzaylı vardı. Hepsi donmuş gözler -ki her birinde yedi çift göz- ve kocaman açılmış ağızlarla onu izliyordu.
''Efendi.'' dedi sonunda biri, ''Bunu gördünüz mü? İşte size bahsettiğimiz buydu. İşte o matrak ırk...''
''Gördüm.'' dedi efendi olanı. ''Az bile söylemişsiniz ve şimdi!..''
''Oh, Tanrım!'' diye feryat etti bir yaratık. ''Bitiyor işte, sona eriyor!'' diye yakardı bir başkası.
''İşte bu kadar!'' dedi efendi. ''Muhteşem bir sondu. Tüm ömre değecek güzellikte bir sondu, tüm ömrün onda birini almış dahi olsa.''
Ve mor uzaylıların tümü saliselerin kırıntıları kadar sürede gözden kayboldu.
Geriye onlardan tek bir kağıt kalmıştı. Ljues, bunun bir mektup olduğunu anladı.
''Allahın Belası Ljues!'' diye başlıyordu mektup. ''Seni yitiklerin en yitiği, seni işe yaramazların baş şövalyesi. Ljues, kötü karakterin ve ele alınmaz çirkinliğine rağmen, her ne kadar bunun için içimizdeki tüm ahlak kırıntılarını bir araya getirmiş dahi olsak, galiba, yani öyle sanıyoruz ki, en doğrusu kutsal kitabımızdan aldığımız emre göre, sana bir teşekkür borçluyuz. Gözden nereye kaybolduk diye mi merak ediyorsun seni Allah'ın cezası, gözden hiçliğe kaybolduk. Gezegenimiz sonu, senin şu maymak aklının anlayacağı şekilde 'kıyametimiz' bu yıl yaşanacaktı. Ve biz bütün bu yılı seninle alay edip eğlenerek geçirmekten büyük mutluluk duyduk. Yılın yarısından fazlasının, senin o iğrenç insansı davranışlarına katlanma bedelini ödetmesine rağmen.
Lanetli yaratık Ljues, bizi nasıl anlayabildiğini mi merak ediyorsun. Çok basit! Sen uyurken beynine soktuğumuz bir cihaz sayesinde! Kendi aramızda kullandığımız ve iğrenç gezegenindeki tüm işe yaramaz yaratıkların beyinlerini bir araya getirsen, yüzde birine dahi akıl sır erdiremeyeceğiniz komplike dilimiz, senin o çapulcu kafana girebiliyor bu cihaz sayesinde.
Ne var ki... Ah, unutuyordum. Dişlerine sürttüğün o zavallı hayvanı da kurtardık. Ayrıca sana iyi bir haber, tüm bu zavallıcıklara yaptığının bedelini, ırkımızın yok olmasına bağlı olarak, birkaç dakika içinde eriyip gidecek o melun kafandaki cihazla ödeyeceksin. Cihaz eriyecek ve böylece... Ha-ha-ha! En iyisi bunu yaşayıp görmen!
Bir de tüm şu zaman meselesini sonunda, senin o yere batası varlığının yanından ayrılırken algılayabiliyoruz. Ah, ne yazık! Sizinki gibi değersiz bir ırka verilen onca vakit varken, bize ayrılan sürenin...
Bitirirken, sana en içten beddualarımla ... ... ''
Gerisine bakmadı bile Ljues. Gerisi tamamıyla küfürler ile örülmüştü.
Yatağına dönerken, ensesini kurcaladı. Filmlerde kafaya yerleştirilen her şeyin buralara konulduğunu görmüştü; sonuçta beyin sapı buradaydı. Ama şimdi, ensesinde hiçbir anormallik hissetmiyordu. Şöyle bir kulaklarını da salladı, kulaklarının içine kaçan suyu çıkarmak istermiş gibi bir hareket yaptı: Hiçbir şey gelmedi eline. 'Nafile' deyip boylu boyunca uzandı sonra. Yorganı üzerine çekti, bunun kötü bir rüya olduğunu düşündü ve saate baktı: Neredeyse altı buçuğa geliyordu artık.
Yaklaşık bir saat sonra telefonu çaldı. Uzun uzun öttü tüm gece beklenen gürültülü ses. Durdu sonra bir daha öttü. Durdu, öttü. Böyle altı kez tekrarladı.
Telefonu açan olmadı.
Hem de sonsuza kadar.
Yorumlar
Yorum Gönder