'Mutlu Dünler'
''Yarıyıl tatiline çıkmadan önce, size ödevinizi açıklamak istiyorum.'' dedi Profesör.
Öğrencilerin birçoğu bıkkınlıkla karışık bir gürültü çıkardı. Öfkeyle söylendi çoğu.
''Bu, aslına bakarsanız,'' dedi Profesör. ''Tatilinizden bir dakika dahi çalmayacak bir ödev. Üstelik tatilinize heyecan katacağından da eminim.''
Binlerce yıldır hep aynı şeyleri diyorlar diye düşündü bir öğrenci ve sıkılmış bir ifadeyle baktı öğretmeninin yüzüne.
''Zamanda yolculuğa çıkacaksınız.'' dedi Profesör, kendine büyük bir nefretle bakan öğrenciye gözlerini dikerek. ''Aslına bakarsanız...'' Bir saniyelik duraklama oldu. ''Hah şöyle.''
Aynı öğrencinin gözleri hayranlıkla açılmıştı bir saniye içinde. Profesör saatini kontrol etti, memnun bir ifadeyle duygu durumunu değiştirdiği öğrencisine baktı.
''Size verdiğim ödev öyle basit ki, hali hazırda ben dahi yapmış bulundum.'' dedi Profesör. ''Aranızdan biri, aldığı onca 'Zamanda Savunma' dersine karşın, karşımda bir buğday tanesi kadar çaresizdi. Her neyse, işte göreviniz şu; zamanda geriye, kendi seçtiğiniz bir vakte gideceksiniz. Birilerine konuk olup onları mutlu edeceksiniz. Kim ve kaç kişi olacakları tamamen size kalmış. Ödevin en güzel yanı, başarısız olsanız dahi tam puan alabilecek olmanız. Sadece orijinal bir şeyler düşünün ve tarihle bir bilgisayarın beyniymiş gibi özgürce oynayın. Ayrıca... Ah, kötü denemeydi Jacoph! Benim karşıma çıkabileceğini düşündüğün için aptal olmalısın. Yine de cesaretini takdir etmiyor değilim.''
Öğrenciler tatil için uzay gemilerine atlıyordu şimdi. Dünya'nın elli kilometre yukarıya oturtulmuş okullarından bir bir ayrılıyor, burayı dolduran ders, oyun ve insan seslerinin yerini sonsuz bir uzay boşluğu sessizliğine bırakıyorlardı.
''Oraya astığın da neydi Mark?'' dedi Emily kendine doğru gelen yeni çocuğa.
'Öylesine bir şey' der gibi elini salladı Mark.
''Önemsiz mi demek istiyorsun... Öyle olsun. İlk dönemini bitirdin böylece, ha? Şu son dakika ödevini ne zaman halledeceksin?''
''Ben ödevimi yaptım Emily.'' dedi Mark.
'Ben bu ödevi de öncekiler gibi geçiştirmek istemiyorum.' diye konuşmayı planlayan Emily'nin sözleri adeta ağzına tıkıldı. ''Ne? Nasıl?'' diyebildi.
''Şu an benim geçmiş zamanımdayız Emily. Sana rastlamadan önce ödevimi yapıyordum.''
''Ne? Bu mümkün değil!''
''Dersi hiç anlamamışsın Emily. Hem de hiç...''
''Ah, Mark. Budala Mark. Her zamanki şakalarından...''
''Bırak şimdi bunu Emily. Diyorum sana, benim geçmiş zamanımdayız. Aslında ben de geçmişteyim evet, ama gelecekten geldiğimi biliyorum.''
''Geldiğinden beri bizden hep bir adım önde oldun.'' dedi Emily. ''Ama aptallık konusunda.''
''Anlamazsan anlama.'' diye kayıtsızca konuştu Mark. Yanlarından geçen bir arkadaşına döndü. ''Hey, baksana Bruno. Eh, sana da iyi tatiller ama bak ne diyeceğim. Galaktik Kupa'da sistemimizi hangi gezegenin temsil edeceği belli oldu mu? Bu akşam mı? Bak sana ne diyeceğim; Europa, İo'nun canına okuyacak bu akşam. Hatta kırk bir gol atıp yalnızca yirmi dokuz tane yiyecekler. Ayrıca sekiz yüzüncü dakikaya doğru sahanın uzak sol kolunda çok ciddi bir kavga çıkacak. Yedi İo'lu oyuncu oyundan atılacak ve bu da maçın kırılma noktası olacak.''
''Evet, bence de.'' dedi alaya alarak Emily. ''Ben de, Europa İo'nun kalesini sadece iki yüz kere görebilir diyorum. Yani atak bile yapamaz. Bir de henüz altmışıncı dakikada iki takımdan da beşer oyuncu atılır. Sebebi yasak madde kullanmış olmaları. Senin kullandığından.''
Ona kulak asmayarak, ''Eğer benim dediklerim doğru çıkarsa, akşam Emily'e bir posta gönderirsin ha Bruno?'' dedi Mark. ''Sana dediklerim tıpa tıp gerçekleşirse bunu yaparsın. Ve sen Emily, eğer Bruno sana bu postayı gönderirse gelecek on yıl benimle çıkarsın. Anlaştık mı?''
''Benim için kârlı bir anlaşma.'' dedi Emily. ''Ancak yanıldığın takdirde gelecek dönem iki ödevimi üstlenmen durumunda. Ben kaybedersem de, her şeye rağmen pek zeki bir oğlanla çıkmış olurum. Üstelik göz açıp geçene kadar bitecek bir süre için.''
Akşam olduğunda, Emily ailesinin Doğu Afrika Federasyonunda, yalnızca üç yüz metrede asılı duran aile evlerine gelmişti bile. Uzun zaman sonra yere bu kadar yakın olmak garip hissettiriyordu. Ağaçların rüzgarda salınan yapraklarını bile seçebiliyordu neredeyse.
Ağaçların nostaljik görünüme kapılmışken, aklına müthiş bir fikir geldi Emily'nin. Annesinin onu yemek için çağırdığını bile duymamıştı.
''Ve böylece tamamlamış olduk.'' diyordu şimdi Profesör. ''Sorusu olan... Yoksa... O halde hepinize iyi tatiller çocuklar.''
Gözlerini Mark'a dikti Emily. Önündeki küçük dijital ekranla uğraşmaktaydı çocuk. Ayaklanıp, sırtlarındaki küçük jet motorlarını açan çocuklar uçarak sınıftan çıkmaya başlamıştı. Mark ise etrafından geçenlere aldanmayıp önündeki ekranla uğraşıyordu.
Ona pür dikkat kesildi Emily. Kendi motorunu her ihtimale karşın çalıştırıp hazırda bekletiyordu; ancak henüz harekete geçmemişti. Derken, yanından geçen bir kız öğrenciyi kolundan tuttu Mark. Kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Kız, 'Olur, Pekala' der gibisinden başını salladı ve hızla sınıfın çatısına uçtu.
Sonra başka bir öğrencinin yanındaydı Mark. Ona da bir şeyler söyledi ve o öğrenciyle beraber sınıfı terk ettiler. Emily olağan şüpheliyi takip eden bir dedektif gibi hissediyordu. Karşıdakinin suç işlediğinden emindi. Ama olay bu suçu nerede ve nasıl işlediğindeydi.
Sonunda Jüpiter Kimya Laboratuvarının önünde durdu, Mark ve yanındaki. Etraflarına şöyle bir baktıktan sonra içeri girdiler. Onlar gözden kaybolduktan sonra kapanmakta olan ağır metal kapıya doğru harekete geçti Emily. Kıvrak bir hareketle kapının açık olan son otuz santimetresinden sıyrıldı, kendini içeride buldu.
Uzun raflarda metrelerce Jüpiter'den getirilmiş gazlar sıralanmıştı. Bu özel gazların her biri, yüzyıllardır uygulanan ve gelecekte de uygulanacak deneyler için saklanıyordu. Buna göre öğrenciler Jüpiter'deki o muhteşem fırtınaların nasıl oluştuğunu, gezegenin özgül ağırlığının zamanla nasıl arttığını öğreniyorlardı.
Bu rafları ağır ağır gözleyerek ilerledi Emily. Rafların en alt katından geniş bir açıyla tüm laboratuvarı kontrol ediyor, ancak tüm çabaları nafile bir sonuca, içeride hiç kimseyi görememesinin hayal kırıklığına uğruyordu. Rafların sonuna gelip 'Venüs Laboratuvarı'na girmişti Emily, ancak bunun ayırdında dahi değildi.
Venüs'ün o cehennemden düşmüş gibi gözüken sivri kayalarının arasında, şimdi büyük bir iç burukluğuyla hareket ediyordu. Artık Mark ve ödevi umurunda dahi değildi. Söylenegelen o ünlü yeteneksizliğini yakından tanımak kalbini çok daha fazla kırmıştı. Artık tek isteği onu Dünya'ya indirecek gemiye binip kafasını hiçliğe gömmekti.
Laboratuvardan gerisingeri döndü Emily. Kendi hakkında kötü sözler uydurarak çıkış kapısını açtı. Çıkarken kapıyı kendine doğru çekti ve orada bir şeye rastladı.
''İlk hatan,'' diyordu ekranda. ''Beni bu denli aptal sanmış olman.''
Emily'nin yüreği, az ötedeki meydanda tüm ordusu erimiş bir generalinki kadar burkuldu. Midesinde birtakım tuhaflıklar hissetti. Sonra o durumda daha fazla duramayacağını düşünüp jet motorunu otomatiğe aldı. 'Gemiye' diye fısıldadı. Ancak bunu kendi dahi duymadı.
Koridorda öylece süzülüp okulun dışına doğru hareket ederken, sınıf arkadaşı Fatih'e rastladı Emily.
''Emily,'' dedi çocuk. ''Yüzün bembeyaz, ne oldu?''
''Şimdi konuşacak havamda değilim.'' diyerek geçiştirmek istedi Emily.
''Ah, yoksa seni de mi Mark kandırdı?''
''Ne?''
''Seni de mi diyorum,'' diye yineledi Fatih. ''Mark kandırdı?''
''Anlamadım'' dedi Emily. ''Bu konuda ne biliyorsun...''
''Benimle ödevi üzerinden alay etti. Tüm o boşboğazlığını sıkıp atmak için... Ah, Emily, söylemediğim için üzgünüm, benim geçmişimdeyiz.''
Yeni bir şok dalgası, korumasız olarak bir milyon kilometreden bir Güneş Fırtınası izliyormuş gibi hissettirdi. Emily konuşamayacağını hissetti. Ağzında bir şeyler geveliyordu ki,
''Ama onu buldum!'' dedi Fatih. ''Ah, aptal çocuk. Benim Jüpiter Kimya Laboratuvarına giremeyeceğimi bildiğinden oraya saklandı. Oraya bir girebilsem... Tüm zaman savunmasını kırıp ödevini boşa çıkarmıştım bile.''
''Orada olduğunu...''
''Büyük elementlerin altına saklanmış. Bana da oradan çıkan Arkadiy söyledi. Orada ne haltlar karıştırdığını sormuş ama...''
Emily duydukları üzerine sağ elini sırtındaki direksiyona attı. Onu laboratuvara doğru kırdı. Son hızla oraya gazladı.
Kapıda onu yeni bir tabela ve yeni bir Güneş Fırtınası karşılıyordu.
''Buraya bir kez daha geldiysen,'' diyordu notta Mark. ''İçeri girmeden dönemezsin. Dene ve gör!''
Emily kaderinin ipleri Mark'ın elindeymiş de bir kukla gibi seyircilere takdim ediliyormuş gibi hissetti. Kalbinin beyninin içinde attığını duyumsuyordu. Sol kolunun iç yüzündeki anlık vücut değerlerine bakmaya dahi mecali yoktu. Ki kapıyı açtı.
Onu orada Arkadiy karşıladı. ''Sen de mi?'' diye heyecanla konuştu. ''Onu yakalamaya geldin?''
Emily daha konuşmaya fırsat bulamadan, ağız dolusu ''Bu iş artık bir oyun halini aştı!'' diye bağırdı Arkadiy. ''Onu yakalamak bu okulun en iyi öğrencilerinin aslında o kadar da boş olmadığını gösterecek! Burnu havada çocuk, o muhteşem okul Ziggurat'tan geldim diye kendini buraların en zekisi sanıyor! Emily, bana bak, ben Jüpiter raflarını kontrol edeceğim. Sen de buradan son sürat ilerle ve Venüs Laboratuvarına çık. Oraya girebiliyorsun değil mi? Oh, çok güzel. Hadi Emily!''
''Ama ben oraya...''
''Hadi Emily! Ona gününü göster!''
Emily olur olmadık bir iş yapıyormuş gibi, adeta ayaklarını sürüyerek gitti güney kanada. Venüs'ten getirilmiş o parlak kayaçlarla yazılmış 'Venüs' yazısını görene değin de aklında yalnızca geri dönmek vardı. Neyse ki Venüs yazısının altında Mark'ı gördü.
''Ve işte buradasın.'' dedi Mark. ''Senin geçmişindeyiz, sen konuşmak ister misin?''
''Anlamadım.'' dedi Emily. ''Bunu nasıl bilebiliyorsun?''
''Bir doktor hastasının sırtına steteskopu dayanınca altmış yıllık geçmişini nasıl görüyorsa öyle... Ama boş ver şimdi bunları. İşte karşımdasın ve bu senin...''
Ona boş gözlerle baktı ama bir şey söylemedi Emily. Bir süre sessizlik oldu.
''Konuşmayacak mısın?'' dedi Mark.
Emily yine suskun kaldı. Aklına gelenler saçmalıktan ibaretti.
''Eğer başarılı olmuşsam...'' dedi Mark temkinle. ''Senin burada olman...?''
''Evet.'' diyerek onayladı Emily. ''Sen kazandın.''
''O halde...'' Mark kırmızı bir gül uzattı Emily'e.
Emily yaşadığı duygu karmaşasının içinde, şimdi Güneş'in merkezindeymiş gibi hissediyordu. Her yanını al basmıştı. Kulaklarına kadar kızardığını hissediyordu. Ancak bu, utanç değil mutluluk veren cinsten bir kızıllıktı.
''Ama bu bir gül!'' diye bir çığlık attı Emily. ''Yüzyıllardır yok olduğu sanılan. Sonunun geldiği düşünülen... Mark! Bunu nereden buldun Mark ve neden bana...''
''Dur,'' dedi Mark. ''Konuşma artık. Sadece şöyle dur. Hah, şimdi hanginizin daha kırmızı olduğuna karar verebileceğim.''
''Ah, Mark...'' dedi mutlulukla Emily. Mark'ın kollarına atıldı.
Eve döndüğünde mutluluktan içinde volkanlar patladığını duyumsuyordu Emily. Hemen ileticinin başına geçti. 'Mark,' diye fısıldadı. 'Mark'a...'
'Evet,' dedi cihaz. 'Mark'a ne yapalım?'
'Araya...' Annesi ''Yemek hazır!'' diye bağırarak araya girdi. Onu duymamış gibi, 'Mesaj gönderelim.'
diye bitirdi Emily.
'Peki. Onu uyarsın mı yoksa...'
'Bu onun ileticisini açtığında gördüğü bir mesaj olsun.'
'Öyle diliyorsan öyle olsun.' dedi cihaz. 'Bu onun gelen kutusuna düşecek. Konuş bakalım.'
''Emily!'' diye uyardı annesi bir kez daha. ''Üç dakika içinde burada ol.''
'Başarılı oldun Mark.' diye mutlulukla fısıldadı Emily. 'Ve öyle görülüyor ki ikimiz de, yani senin sayende, ikimiz de ödevimizi yapmış olduk. Ve... Tatilin kalan günlerinde bir şeyler yapmak istersen...'
''Emily!'' dedi son kez annesi. ''Biraz daha geç kalırsan konuğun yemekten ayrılacak!''
Yorumlar
Yorum Gönder